Kuzey Kutbu Cocugu Minik

Posted on 15 Şubat 2011

0


Serdar M. Degirmencioglu

Dünyayı alınıp satılabilir metalardan oluşan bir küre gibi görenlerin, bilimle uğraşan insanlar arasında sayıları hiç de az değil. Geçmişte ve günümüzde bilimin yeni alanlara açılması ile birlikte, şaşılası haksızlıkların ve kurnazlıkların yapılabildiği biliniyor. Bu oyunların kimisi düzenlemeler ile engellenebilse de, önü alınamayan nice girişimcilik örneği var.

Bilim ile ilişkisi olmayan nice niyeti içinde barındıran girişimler arasında, yeni kabilelerin ‘keşfi’ ve daha önce hiç gidilmemiş yerlere gidilmesi de bulunuyor. Dikkatli bakıldığında, aslında sorunun ne olduğu hemen anlaşılabilir. Bir kabilenin veya kıtanın ‘keşfi’, bu kabile için veya bu kıtada yaşayanlar için bir keşif değil; bilinen bir şeyin bilmeyenler tarafından öğrenilmesidir. Örneğin, Kolombus ve adamlarının Amerika’ya varması, ancak Avrupalılar için bir keşif olabilir. Amerika yerlileri açısından ise bu bir karşılaşma, bir tanışma gibi görünürken, kısa sürede korkunç bir felakete dönüşmüştür.

Kutuplara yarış süreci de, Kuzey Kutbu’nun tarihi de bu şekilde anlaşılabilir. Kuzey Kutbu’na yapılan seferler, tıpkı Kolombus’un seferleri gibi büyük paralar gerektirmiş ve harcanan paranın karşılığı olarak ‘keşfedilenlerin’ kullanılması düşünülmüştür. Kuzey Kutup noktasını bulduğunu iddia eden ve Kuzey Kutbu’na birçok sefer düzenleyen ABD’li Robert E. Peary’nin, İnuitler (o zamanki adıyla Eskimolar) ile ilişkisi, yüzyıllar önce Kolombus ve benzerlerinin yerlilerle kurduğu ilişkiye oldukça benzemektedir.

Eskimo numuneleri

Peary 1897′de dördüncü kez Grönland’a (yerli Kalaallisut dilindeki adı, Kalaallit Nunaat) gider. Dönmeden altı yerliyi kendisiyle gelmesi için ikna eder. Onlara bir yıl içinde geri dönecekleri güvencesini verir. Oysa bu doğru değildir. Peary onları New York’taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’ne ‘Eskimo numuneleri’ olarak götürmektedir. Bu fikir, ünlü antropolog Franz Boas’tan gelmiştir.

Peary ve altı İnuit Eylül 1897′de New York’a vardığında 20 bin kişi ‘Eskimo numuneleri’ görmek için Peary’nin gemisine gelirler ve 25 sent öderler. Altı İnuit daha sonra Doğa Tarihi Müzesi’ne götürülürler ve ‘bilim’ için hizmet vermeye başlarlar. Bu karşılaşma onlar için tam bir felakete dönüşür. Bu felaketin ne olduğunu, altı İnutin en küçüğü olan Minik’in ağzından dinleyelim.

Babamın kemiklerini vermediler

Benim adım Minik. Kuzeybatı Grönland’da Etah adlı bir köyde doğmuşum. Kabilemiz o zaman 250 kişi kadarmış. Babam Qisuk iyi bir avcıydı. Anam Mannik ise ben daha küçükken bir salgın sonucu ölmüş.

Peary adlı bir beyaz daha ben doğmadan bizim ülkemize gelmiş; kabilemizle de yaşamış. Kabilem ona “Piuli” diye sesleniyormuş. Babam ve annem onun için çalışmışlar. Babam onun keşif gezilerinde yardım etmiş.

Piuli, 1897’de babamı güneye gitmeye ikna etti. Piuli’ye yardım edenlerden Nuktaq da ikna oldu; o da babam gibi cesur ve güçlüydü. O ve ailesi, karısı Atangana, kızı Aviaq ve sözlüsü Uisaakassak, bizle gelecekti. Ben daha 7 yaşındaydım.

Piuli bizi gemisi ile New York’a götürdü. Vardığımız yerde, daha önce hiç görmediğim kadar çok insan gördüm. Piuli onların bizi görmeye geldiğini söyledi. Bizi ve üstümüzdeki kürkleri görmek için para vermişler. Biz para kullanmadığımız için ne olduğunu anlamadık. Daha sonra bizi müze diye bir yere götürdüler. Müzenin karanlık bodrum katında bize yer gösterdiler. Burası bizim evlerimize hiç benzemiyordu.

Bana müzedeki her şey yeni ve ilgi çekici geliyordu. Ama babam kaldığımız yeri hiç sevmedi. Hava bizim orada olduğundan çok sıcaktı. Bodrum daha da sıcaktı. Hepimiz hasta olduk. Bu ülkede, bizim ülkemizde olmayan bir şey varmış. Gözle görülemeyen bir şeymiş, “mikrop” diye bir şey. Bizde olmadığı için biz ona karşı güçsüzmüşüz.

Gördük ki, mikroplar gerçekten çok güçlü. Gözle görülemeyecek kadar küçük olsalar da babamı öldürdüler. Hepimiz “tüberküloz” olmuşuz. Tüberküloz çok kötüymüş. Babamdan sonra tek tek diğerleri de öldüler. Bir tek Uisaakassak ölmedi. Piuli ile geri ülkemize gitti, kurtuldu. Geride ben tek başıma kaldım.

Babam ölünce onun geleneklerimize göre gömülmesini istedim. Bana babamı vermediler. Her gün yalvardım ama beni dinlemediler. Babamı geleneklerimize göre ancak ben gömebildirdim ama kimse beni dinlemedi. En sonunda müzedekilerden biri babamın gömüleceğini söyledi. Adı, Franz Boas’tı. Müzenin bahçesinde akşam saatlerinde bir tören yaptılar. Babamı bir tabuta koydular ve sonra gömdüler.

Beni müzenin şeflerinden biri olan William Wallace ve eşi evlat edindi. Okula gitmeye başladım. Okul da müze gibi ilgi çekici şeylerle doluydu. Aritmetik ve spor çok hoşuma gidiyordu. Okulda İngilizceyi öğrenmeye başladım. Zaman geçtikçe kendi dilimi unutmaya, daha çok İngilizce konuşmaya başladım. Kendi dilimi bilen yoktu. Ara ara yine hasta oldum ama iyileştim.

Ama okuldaki çocuklar bir gün bana bir şeyler söylediler. Tam anlayamadım. Yine anlattılar. Babamın gömülmediğini, kemiklerinin müzede sergilendiğini anlatmaya çalışıyorlarmış. Sonunda onları anladım. Babam 1898′de ölmüştü. Babamın kemiklerinin müzede sergilendiğinden 1906′ya dek haberim olmamıştı. Babamın kemiklerinin sergilenmesinin gazetelerde bile tartışıldığını öğrendim.

Bir yıl sonra New York’taki gazeteler babamı geri istediğimi yazdılar. Chester Beecroft beni o zaman buldu ve çok yardım etti. Beyaz Saray’a bile mektuplar yazdı. Ben de müzeye dilekçeler yazmayı sürdürdüm. Müzenin müdürü dilekçelerime hiç kulak vermedi. Hatta babamın kemiklerinin müzede olmadığını bile iddia etti.

Beni ve babamın kemiklerini tutsak alan bu ülkeden ayrılmak istedim. 1908′de Peary yine Grönland’a gidecekti. Wallace beni de götürmesi için ona mektup yazdı. Ama babamı ve beni New York’a getiren ve bizi sergileyerek para kazanan Peary, beni götürmeyi kabul etmedi. Ülkeme gitmek istiyordum ama gidemiyordum. Çok zor günler geçirdim. Beecroft bana yine yardım etti. Peary’nin yaptıklarına ve başıma gelenlere dikkat çekmek için elinden geleni yaptı. Bu sayede benim ülkeme dönmem için gerekli para bulundu. Ama babamın kemiklerini doğduğu topraklara götüremedim. Babamı geleneklerimize göre gömemedim.

Türkiyeli Minikler

Minik’in öyküsü burada bitmiyor. Minik, 1909′da halkının arasına döndüğünde ana dilini yeniden öğrenmesi gerekti. Akrabalarından birinin yardımıyla dilini ve avlanmayı öğrenmeyi başarsa da, yaşama ayak uyduramadı ve 1913′de Grönland’a gelen araştırmacılara İngilizce rehberlik etmeye başladı. 1916′da yeniden ABD’ye gidip, orada yaşamaya karar verdi. Ancak bir salgında hastalanıp, Ekim 1918′de öldü. 30 yaşına varamadan ölen Minik’in mezarı ABD’de Pittsburg’da.

Minik’in öyküsünden öğrenilecek çok ders var. Bu derslerin başında, çok insancıl, ama çok acı ve çok basit bir gerçek var. Türkiye’de nice Minik var! Acılarının biraz olsun dinmesi için babalarının, analarının, kardeşlerinin kemiklerini istiyorlar. Her Cumartesi Galatasaray’dan seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Zulüm Müzesi’nin müdürleri kemiklerin onlarda olmadığını söylüyor. Minik’in öyküsünden etkilenenlerin, vicdan sahiplerinin, barış isteyenlerin işte bu korkunç yalana son verilmesini sağlamaları gerekiyor.

(Evrensel, 8/8/2010)

Posted in: dusunce